Koca Kıçlı Sydromachos
Aya Sofya’nın ikinci katında, mermer korkuluklarda kazılmış isim ve tarihler vardır. Yeni değil, yenisi de var tabii ama binsekizyüzlerden ve bindokuzyüzellilerden ve daha başka tarihlerden.
Aya Sofya’nın ikinci katında, mermer korkuluklarda kazılmış isim ve tarihler vardır. Yeni değil, yenisi de var tabii ama binsekizyüzlerden ve bindokuzyüzellilerden ve daha başka tarihlerden. Hatırladığım kadarıyla. Birisi gelmiş, ben de varım, buradayım ispatı için açmış çakısını ya da her neyse, çentmiş tarihini. Bir daha gelip baktığımda bulayım diye mi? Başkası görüp, aaaa bizim Abidin de buradaymış desin diye mi? Sadece Türk isimleri değil, dünyanın dört bir tarafından Aya Sofya’nın muhteşem etkisinden etkilenmek üzere gelen insanların çentikleri.
O zamanlar Twitter filan yoktu. Belki olsaydı, ya da mesela bloglar, oraya çenterlerdi ben de varım, nefes alıyorum, bu dünyadayım ey millet diye. Bizim de yaptığımız bir çeşit duvar yazısı değil mi?
Bende Anadolu medeniyetleri ve daha da kol atmış haliyle Yunan ve Roma takıntısı var ya, evin içi tavana kadar konuyla ilgili kitap dolu. Remen kendimi alamıyorum. Kitapçıda şöyle bir çeviriyorum kitapların sayfasını. Bunu biliyordum, bunu okumuştum ama haaa…. Bunu hiç okumamışım işte! Eğer kitabın yüzde 20′si bile bildik gelmiyorsa, o kitabı alıyorum. Bir de ayağa giyilebilseler, alışveriş hastalığım tam olacak, evin içi ayakkabı dolu kadınlar gibi!
Pek farkı yok. Herkesin bir zayıf noktası var. Kiminin ayağında, kiminin omuriliğinde. Ayakkabı takıntısına da çok yumuşak hisler besliyorum doğrusu. Etek, elbise, pantalon satın almak için çarşıya çıkmak popo ister. Çünkü siz elbiseyi beğenmiyorsunuz aslında, elbise sizi beğeniyor! Böyle aynadan, alaycı bir sırıtışla, yani o geçen ay yediğin mantıları da inkar etmiyorsun hanım! Hadi yürrüüü başka elbiseye! diye aşağılayan elbise çok görülmüştür. Ama ayakkabı öyle değil. İşte o satın alınır. Vurdu mu, sıktı mı, büyük mü? Ayağımın suçu değil, ayakkabı uygunsuz. O yüzden ayakkabı almayı seviyoruz biz. İnsanın önüne dikilip suçlamıyor çünkü.
Popo dedim de. Ha? Anlayış gösterin, böyle atlaya zıplaya yazmam çok rahatsız ediyorsa, iki paragraf atlaya atlaya okuyun. İnanın o zaman farkedeceksiniz ki iki konuyu birden yazmışım, sarmaşık gibi birbirine dolanmış ama aslında bir ritmi var.
Neyse efenim, benim o kitaplarımdan öğrendiğim şudur ki, evrimleşmesini epey bir zaman önce tamamlamış insanoğlu aslında o zamandan beridir, üstünde oturduğu bilgi yoğunlaşmasından geliştirdiği teknoloji haricinde hemen hemen hiç değişmemiştir.
Romalı hanımlar sandalet mi satın alırlarmış çok? Onu da yaparlarmış ama esas diyeceğim, Romalılar duvarlara yazı yazmaya çok meraklılarmış. Hani tuvaletlerde kalbini kıran kızın telefon numarasını yazarlar duvarlara. İşte tek değişen telefon numarası. O zamanlar kızın adı ve aile adı ve oturduğu sokağın adı yazılırmış. Küfür de yazarlarmış. Kıçı büyük Sydromachos! Hem de, öyle böyle değil, sarnıç kadar büyük kıç! Vallahi, hakkımda böyle bir twitter okusam, bayağı bozulurum doğrusu! Kaç kişilik bir evin sarnıcı? Yoksa şehir sarnıçından mı bahsediyoruz burada? Siz Yere Batan Sarayı’nı gördünüz mü hiç? Konu büyük popolu olmak değil, büyük popo bence tam tersine, övünülecek şeydir. Konu başka bir kadının- erkek değil, dikkatinizi çekerim- konuya parmak basmasıdır.
Antik stadyumların duvarlarında neler neler! Yazılanlara inanırsanız, Titas çok ahlaksızmış mesela. Bu tip duvar yazısı, ben şu zaman buradaydım demekten çok öte birşey. Titas’ın önümüzdeki hafta maç seyretmeye, stadyuma geleceği belli. Maksat adamı deli etmek. Sonra bolca penis ve testis resimleri, havada uçuşan, insansız. Zaten erkekler de hem fikirdirler, aslında penis ve testisler vücut ihtiyacında değildirler ve hakikaten kendi düşünceleri olduğundan, aslında havada uçuşurlar. (Bu duraklamadan faydalanarak, penis ve testis kelimeleriyle google’da başka türlü sayfalar için arama yapan ve yolu yanlışlıkla buraya düşen arkadaşlardan özür dilemeyi bir borç bilirim. Yok, bu duvar sizin aradığınız duvar değil.)
Aşk yazıları yazmışlar, hakaret ve alay, kelime oyunları, politik yazılar. O kadar ki, bazı şehirlerde binalar yarı bellerine kadar grafiti doluymuş! Yaşayanına bıkkınlık getirmiş. Zamanın ünlü köşe yazarı Plutarc bile konuya değinmiş. Yetti, demiş. Yetti! Bari yaratıcı olsa yazdıkları!
Çoğunluk, erkeklerin birbirlerine üstünlük ifadesi. Arasıra, mesela Pompeii’deki bir basilikada olduğu gibi, acılı turşular: “O zaman bırak öleyim, eğer seninle yaşamama izin vermeyeceksen.”
Ya da kısaca: Ben Rufus.
Çocuklar da duvarları karalamış. Mesela bir villada beş bacaklı kuş resimleri, komik suratlar, beceriksizce çizilmiş kayıklar.
Genelevin duvarında: Kızlar, derdinize yanın! Artık penisim sizi değil, oğlanları beceriyor!
Tavernada: Restituta, çıkar üstünü, amının kıllarını görelim!
Barda: Barda çalışan kızı becerdim!
Bir adamın evinin dış duvarında: Buraya işeyenler! Lanetleneceksiniz! Laneti ciddiye almayanlar, Jüpiter cezanızı versin!
Gladyatör odası: Bugün Nisan 19. Ekmek yaptım.
Bir evin dış duvarı: Hectice, yavrum! Mercator selam söyledi!
Cornelius’dan Samius’a Git kendini as!
Bazen basbayağı Twitleşiyorlarmış. bir arkadaş diğerine takılıyor, öbürü ona komik cevap yazıyor, vesaire. Çok yüksek, ulaşılması zor yerlere ben buradaydım çizintileri varmış. Ve tabii mesela bir kimsenin çiziktirdiği gibileri: Epiksates’i (bir şehir ismi) seviyorum. Aynen bizler gibi: “İstanbul’u seviyorum”, “sensiz yaşayamam”, “İşçiye Özgürlük!” “Abrurrahman’ın gözleri şaşı.” Bir millette bu kadar okur yazar olursa, böyle olur. Her kafadan bir kelime!
“5 Nisan, 2011. Ben buradaydım.”




Yorum gönder